Yazı Detayı
09 Haziran 2021 - Çarşamba 20:46
 
Soğuk Savaş'ta Sıcak Paralı Türk-Amerikan İttifakı
Bülent Demirbaş
[email protected]
 
 

Türk Amerikan ilişkilerini incelediğimiz yazı dizimize geçen hafta yeniden hortlayan Atatürk düşmanlığı üzerine yazdığımız yazı nedeniyle ara vermiştik. Cevabımızın yerini bulduğunu umut ederek yazı dizimize kaldığımız yerden, Türk Amerikan ilişkilerinin dördüncü bölümü olan soğuk savaş yıllarını inceleyerek devam ediyoruz. Amerikan Devleti 2. Dünya Savaşı sonrası artık hayatımızın her alanına girmiştir. Amerikan yardımları beraberinde okullarda dağıtılan Amerikan sütlerine, sinemalarda (kredi yardımları ile ilgili ikili anlaşmalara eklenen ek maddeler nedeniyle mecburen) sürekli gösterilen Amerikan filmleri ve radyolarda çok sık çalmaya başlayan Amerikan müziklerini de getirmiştir. Akabinde Adnan Menderes’in küçük Amerika olma hayalinin de Demokrat Parti vasıtası ile devlet politikası haline getirilmesi ile fakir ülkenin Amerikan rüyaları toplumsal bir takıntıya dönüşmüştür. Artık Türkiye, Avrupalı olma hayalini okyanus ötesine taşımış ve Amerikalı gibi olmayı tercih etmiştir.

 

1990’lı yıllarda Sovyet Rusya’nın dağılması ile devlet arşivleri açılmış ve şu iddia öne sürülmüştü; Amerikan Devleti ve Sovyetler Birliği gizli anlaşma ile dünyayı paylaşmaya karar vermişlerdi ve sözde soğuk savaş komplosu ile birbirinin kontrol etmek istedikleri ülkelere danışıklı dövüş ile tehdit ederek karşı bloğun kollarına atıyorlardı. Mesela Türkiye’yi Amerika almıştı ve Sovyetler bizi tehdit ederek Amerika’nın kucağına itmişti. Bu konuları 90’larda sıkça tartışıyorduk. Şimdi bu iddiayı ileri bir konuya erteleyerek bilinen genel durumu başından inceleyelim. Soğuk savaş sırasında Amerika’nın istek ve kontrolünde Türkiye’de yoğun şekilde Moskofların azılı düşman ve gözlerinin Türkiye topraklarında olduğu, Rusya’da komünist hayatın cehennemden farksız olduğu gibi propagandalar yapılıyordu. Bir yandan da her yerde anti-komünist cadı avı sürdürülüyordu. Ruslar ve komünizm lehine bir şeyler söylemek büyük suçtu. Amerika’dan gelen süt tozları dağıtılıyor, yıllarca tatsız, sert kevgir çiğnemeye alışmış insanların ilk kez tanıştığı şekerli uzun ince yassı cikletler yüzleri güldürüyor, radyolarda “I love America” şarkıları çalıyor, “Amerika dostumuz, onlar olmasa Kuruçef bizi çoktan yutardı” söylevleri yoğun propaganda olarak kullanılıyordu. Rita Hayworth’lı, Clark Gable’lı Amerikan filmlerini seyreden halk, tek katlı, garajında yayla gibi bir araba duran, uzun geniş çim bahçeli, marketlerden devasa kese kâğıtlarla taşınan yiyeceklerle dolu dev derin donduruculu, birkaç yatak odalı Amerikan evleri hayali kuruyor  “American Way of Life – Amerikan Hayat Tarzı” rüyaları süslüyordu. Zenginlik, fırsatlar ve özgürlük ülkesi olarak gösterilen Amerika tüm reklam ve propaganda yollarını kullanarak “Bakın biz böyle yaptık, siz de bize takılın hayatınızı yaşayın”, “Biz bu işi biliriz, biz ne dersek onu yapın” mesajları veriyor, fakir halkı büyülüyordu. Amerika kızmasın diye Rus Salatasının adı dahi Amerikan salatası olarak değiştiriliyordu. Western filmlerinde, gerçekte özünde Türk genleri taşıyan, sonunda kanlı ve acımasız soykırıma uğrayan Amerika yerlileri  “beyazların kafa derilerini soyan, katil, ilkel vahşiler” olarak Türk halkına empoze ediliyordu. Buffalo Bill, Tom Miks, Pekos Bill gibi hayali kahramanlar ‘vahşi!’ olarak adlandırılan Kızılderililere karşı kahramanca savaşan, fazilet timsali, medeni beyazların maceralarını içeren çizgi romanlarla, Türk çocuklarının kafalarında Kızılderili düşmanı ve Amerikan sempatizanı imajlar oluşturuluyor, Türk çocukları kovboyculuk oynarken Kızılderili değil kovboy rolünü kapmak için kavga ediyorlardı.

 

Ancak bu Amerika endeksli toplumsal rüyanın öteki yüzünde ülkenin ve devletin kılcallarına sızan karanlık çehreli bir başka Amerika daha vardı. O Amerika ise kendisini her askeri darbenin arkasında, her toplumsal kaosun ve sokak çatışmaların arkasında kendini belli etmiş, Türkiye aleyhine olan her olayda dış mihrak denildiğinde ilk akla ülke olmuştu. Şimdi bu süreci bu ve devam eden yazılarda inceleyeceğiz.

 

Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmamasına rağmen sonunda maalesef savaştan en çok etkilenen ülkelerden birisi olmuştur. Savaş boyunca Türkiye jeopolitik konumu sebebiyle gerek Müttefikler tarafından gerekse Mihver devletleri tarafından kendi yanlarında savaşa sokulmak istenmiş, baskı görmüştür. Türkiye savaş süresince müttefiklerden yana olan bir tavır sergileyerek ile bağımsız kalmaya özen göstermiştir. Savaş sonrası oluşan yeni konjonktürde Sovyet Rusya tehdidi ile karşılaşan Türkiye, Batı’yı seçmiştir. Hatta Birleşmiş Milletlere üye olabilmek için Savaş bitmek üzereyken Almanya ve Japonya’ya bile savaş ilan etmiştir. Türkiye Savaş buyunca ekonomik olarak sürekli küçülen bir ülke haline gelmiştir. Savaşın sonuna gelindikçe ortaya çıkmaya başlayan yeni dünya düzeni Türkiye'yi Almanya'dan uzaklaştırıp Batı'ya yakınlaştırmıştır. Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalan Türkiye, güvenliğini korumak için ABD'ye yönelmek zorunda kalmıştır. ABD'nin, Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sırasında "Ödünç Verme ve Kiralama Yasası" yoluyla aldığı borçların tamamını silmesi Türkiye’nin gönlünü kazanmış, Amerika’ya olan sempatisi artmıştır. Zira böylece ABD Türkiye'nin sırtından önemli bir ekonomik yükü kaldırmış oluyordu. Fakat bu dönemde Sovyetlerin Doğu Avrupa'da yeni hükümetler yardımıyla sosyalist düzenler kurmaya başlaması ilişkilerin önce askeri boyutunu ve daha sonra da mali boyutunu güçlendirmiştir. Truman Doktrini ile başlayacak olan sıcak ilişkiler, Marshall Planı'nı ile güçlenecek ve NATO'nun kurulmasıyla da artık en üst seviyeye çıkacaktır.

 

Truman Doktrini: Sovyet Rusya'nın İran ve Doğu Avrupa üzerine yayılması, Türkiye ve Yunanistan'ı korkutmuştu, keza İngiltere'nin II. Dünya Savaşı’ndan büyük kayıplarla çıkması güç odağını artık Amerika’ya kaydırıyordu. İngiltere yaptığı bir açıklama ile Türkiye ve Yunanistan'a yardım etme gücünün kalmadığını, ABD'den bu iki ülkenin ihtiyacını karşılama yükümlülüğünü devralmasını istemiştir. Bunun üzerine 12 Mart 1947'de ABD Başkanı Harry Truman Kongre'de, "Truman Doktrini" olarak adlandırılacak konuşmayı yapmıştır. Truman yaptığı konuşmada, Yunanistan'ın özgür bir ülke olarak kalabilmesi için acil yardım başvurusu yaptığını, Yunanistan'daki iç savaş ortamının Batı'ya zarar verdiğini belirterek yardımın gerekli olduğunu söylemiştir. Yunanistan konuşması ardından Truman, Türkiye'nin ABD için taşıdığı öneme değinerek istikrarlı bir Türkiye'nin Yunanistan'ın geleceğinden daha az önem taşımadığını belirtmiştir. Diğer önemli nokta ise Türkiye-ABD ilişkisi ile ilgilidir. Savaş sonrasında Türkiye’nin en büyük korkularından biri Sovyet Rusya’ydı. Bu belge ile birlikte İngiltere’nin yerini ABD almaktaydı. Truman Doktrini Türkiye’ye ABD yardımını ve desteğini garanti etmekteydi. Fakat belgede yer alan maddelerden bazılarında ise elde edilen yardımın ABD kontrolünde idare edilecek olması doktrinin Türkiye açısından istenmeyen tarafıydı. Nihayetinde bu bloklaşmada bir taraf alınması bu tarz ülkeler için elzem bir durum oluşturmuştu. Türkiye’de yapılan askeri ve mali yardımlar Sovyet tehlikesi neticesinde olumlu karşılanmıştır. Fakat yapılan yardımların çoğu ABD’li uzmanların yönlendirdiği alanlara kullanılması istenmişti. Yapılan yardımlar ithalatın finansmanında kullanılmıştı. Bu yardımlarla ABD’den traktör ve tarım araçları ve yol yapım aletleri alınmıştı. Amerika yardım ediyor ancak verdiği paraları sadece kendi istediği alanlarda, traktör, yol yapımı gibi işlere harcatıyordu. Amerika’nın bu şekilde attığı temellerle nasıl bir emperyalist gaye ve hedefler içerisinde olduğu ileride ortaya çıkacaktı. Bir nevi kredi bağımlılığı ile ekonomik sömürgeleşme tuzağına düşen Türkiye bunu fark ettiğinde artık geri dönemeyecekti.

 

Marshall Planı: II. Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımdan etkilenen Avrupalı devletler siyasi ve ekonomik olarak güçlerini kaybetmişlerdi. Gücünü kaybetmiş ülkelerde sosyalist akımların güç kazanmaya başlaması elbette ABD’yi endişelendirmiştir. Bu durum ABD’yi Avrupa’ya yardım etmeye zorluyordu. Sovyetler zayıf ülkeleri kullanarak bu ülkelere sosyalist rejimi getiriyordu. Komünistler fakirliği bir araç olarak kullanmaktaydı. ABD bu durumu tersine çevirmek için Avrupa’nın ekonomik yönden canlanmasını istemiştir. 1947 yılında ABD Dışişleri Bakanı George Marshall yaptığı konuşmada planı ilk kez açıklamıştır. Avrupa’nın ekonomik yönden çökmüş vaziyette olması ABD ekonomisine de ters düşmekteydi. ABD’nin sahip olduğu sanayi fazlasını Avrupa pazarında tüketmesi gerekiyordu. ABD bu yardımla hem Avrupa ülkelerini ayağa kaldıracak hem de verilen yardımlarla sanayi fazlası ürünlerini bu ülkelere satarak iki açıdan da kazançlı çıkmak istemiştir. Aynı zamanda Avrupa’nın ortak hareket etmesi gerekliliği yönünde de açıklamalarda bulunmuştur. Bu planın Türkiye açısından uygulanması noktasında bazı sıkıntılar yaşanmıştır. Amerikalı teknik uzmanların yaptığı araştırma sonuçlarına göre Türkiye’nin bu yardım kapsamına alınması istenmiyordu. Türkiye’nin elinde hâlihazırda bir altın ve döviz stoku vardı. Fakat Türkiye bu stoku Rusya tehdidine karşı muhafaza etmekteydi. Uzmanların bu düşüncesi Türk kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmıştır. Vatandaşlar Türkiye’yi ekonomik açıdan yalnız bırakan ABD’nin yakında siyasi açıdan da yalnız bırakacağını düşünmeye başlamıştır. ABD Türkiye’nin bu plan kapsamına dâhil edilmesi konusunda bazı şartlar öne sürmüştür. Türkiye kendisine sunulan şartları kabul etmiştir. Marshall Planı kapsamında gelen yardımlar diğer ülkelerin elde ettiği yardımlar ile karşılaştırıldığında daha az olduğu görülmektedir. Bununla birlikte yapılan yardımlar da azalarak devam etmiştir. Dışişlerinin ABD’ye yolladığı bildiride, yapılan yardımların yarısının askeri harcamalara harcandığı, bu sebeple yapılan yardımların artırılması istenmiştir. Askeri harcamalar dışında kalan paranın kalkınma için yeterli olmadığı da belirtilmiştir. Esasında Türkiye ağzına bal çalınarak elde tutulmaya çalışılmaktaydı. Amerikan Devletinin anlayışına göre Türkiye zaten eldeydi ve daha fazla masrafa gerek yoktu. Bu hususta M. Emin Değer’in Türk-ABD ilişkileri konusunda alanında en iyi kitaplardan olan “Oltada Balık Türkiye” kitabının okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Emin olun tamamen belge ve delillere dayanan bu kitabı elinizden bırakamayacak, Türk-Amerikan ilişkilerinin şifrelerini dehşetle okuyacaksınız.

 

Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO’ya Girişi: Türkiye, ABD öncülüğünde 1949 yılında kurulan NATO’ya birçok nedenle ilgi duymaya başlamıştır. Türkiye’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda ABD ile ilişkilerini geliştirmesine rağmen Sovyet Rusya konusunda halen şüpheleri mevcuttur. Türkiye NATO’ya girerek hem yalnız kalmaktan kurtulacak hem de ülke toprakları NATO tarafından korunabilecekti. Türkiye bu doğrultuda BM ideallerine de bağlı bir politika izleyeceğini sıklıkla vurgulamıştır. Bunun yanında ordu daha da modern hale getirilecekti. ABD’den elde edilen yardımlarında kesilme ihtimali ülkeyi endişeye sevk etmekteydi. Bu sebeple dış politikasının ilk maddesi NATO’ya giriş olarak benimsenmiştir. Türkiye CHP iktidarı zamanında NATO’ya ilk üyelik başvurusunu yapmış fakat kabul edilmemiştir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti için de temel dış politika önceliği NATO’ya girmekti. Bu dönemde Kore Savaşı Türkiye’nin NATO’ya girişini kolaylaştırmıştır. Kore’de meydana gelen iç savaş neticesinde Birleşmiş Milletler bu bölgeye asker yollama kararı almıştır. Dönemin başbakanı Adnan Menderes ise meclise danışmadan Kore’ye 4500 asker yollamıştır. Fakat bu karara hem muhalefetten hem de kamuoyundan büyük tepkiler yağmıştı. Türkiye NATO’ya yolladığı asker sayısını bir süre sonra artırmıştır. Türk askeri Kore’de önemli işler başarmıştır. Kore Savaşı’nda Türk askerlerinin başarılı olması neticesinde Türkiye NATO’ya tekrardan başvuru yapmıştır. Türkiye’nin bu ısrarına rağmen NATO içerisinde bazı küçük ülkeler ve İngiltere bu girişe karşı çıkmaktaydı. Küçük ülkeler Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle kendilerine ayrılan yardımın daha da azalacağını düşünmüşlerdi. Fakat Sovyet tehlikesi sebebiyle ABD Türkiye’ye yapılacak bir saldırının Batı için sonuçlarının ağır olacağını düşünmüştür. Ayrıca Kore’deki Türk askerlerinin başarıları da Türkiye’nin üyeliği konusundaki algıları değiştirmiştir. Türkiye’nin yaptığı başvuru kabul edilerek 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olmuştur. Artık Türkiye batı dünyasının sadık bir partneri olmuştur. Ancak ABD ve batı dünyasının Türkiye’ye bakışının sadece kendi menfaatleri doğrultusunda olduğu zamanla Kıbrıs meselesindeki duruşları, PKK’ya göz göre göre yardımları ile netleşecek, Türkiye Devleti ve milleti batıya karşı inanç ve güven sorunu yaşayacaktı. Günümüzde ABD mi Rusya mı sorusunu dahi yeniden sorduran sürece doğru Türkiye’nin ABD ile çapraşık ilişkiler yumağını incelemeye devam edeceğiz.

 

 

“Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Genişletilmiş iktisadi yardım, örneğin Türkiye'ye, bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani, bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere -Türkiye gibi- doğrudan iktisadi yardım da yapılabilir ama bu ancak bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır."

ABD'li ünlü işadamı Rockefeller'ın Başkan Eisenhower'a 1956'da yazdığı mektup

 
Etiketler: Soğuk, Savaş'ta, Sıcak, Paralı, Türk-Amerikan, İttifakı,
Yorumlar
Haber Yazılımı