Yazı Detayı
07 Eylül 2020 - Pazartesi 21:42
 
Kanun Namına Can Alma
Bülent Demirbaş
[email protected]
 
 

Türkiye, her seçim sathı mahallinde girdiğinde raftan indirilen konulardan birisi olan idam konusunun yeniden gündeme alınması ile birlikte eski tartışmaların yeniden başladı. Bu sefer konu ciddi mi yoksa pazara kadar değil seçime kadar hali mi yaşanıyor zamanla göreceğiz. Biz yine de her halükarda gündemde bu sıralar başat olması hasebiyle konuyu irdeleyelim.

 

İdam veya ölüm cezası, toplumların hukuk sistemlerinde uygulayabilecekleri en sert ‘yasal’ cezadır. Yasal olmayan ve kimisi ‘ölümden beter işkenceler’ konumuz değil. İdam cezası en sert cezadır zira bu ceza ile insanın en değerli varlığı, yani canı, toplumun devlete verdiği yetkilere dayanılarak elinden alınmaktadır. İdam cezası verildiğinde infaz, kişinin yaşamına kanuna uygun bir şekilde son verildiği zaman gerçekleşen bir cezadır. İdam cezası uygulandığı ve uygulanmadığı tüm ülkelerde her zaman tartışmalı bir konu olmuştur. İdam cezasını destekleyenler, kişiyi suç işlemeden caydırdığını ve cinayet, terör gibi bazı suçlarda hak edilen cezanın verildiğini söylerler. İdam cezası karşıtları ise ömür boyu hapis cezası ile caydırıcılık konusunda hiçbir farkı olmadığını, insan haklarını çiğnediğini, yanlış infazlara yol açtığını, azınlıkta olanlara ve fakirlere ayrımcılık yaptığını iddia ediyorlar. Bence de bu konunun tartışılması gereken yönü idamın gerekli olduğu kabul edilse bile yanılmazlık derecesinin ne olabileceği ve idam edilip sonradan masum oldukları anlaşılabilecek kişilerin durumudur. İdam cezası ile ilgili mağduriyetlere ilişkin yaptığım araştırma uykularımı kaçıracak boyuttaydı. İdam cezası ile can vermiş pek çok insanın masumiyetinin sonradan anlaşıldığı sayısız örnek var dünya sathında. Bilhassa adli bilimlerde teknolojinin gelişmesi DNA testinin suç biliminde etken belirleyici olması ile sadece ABD’de sonradan masumiyetlerinin anlaşılması ile içlerinde bir kısım idam cezası almış olanların da olduğu yüzlerce insan beraat etmiştir. Bu husustaki incelemeler için bilhassa başarılı Türk Adli Bilimler uzmanı Sayın Sevil Atasoy’un inceleme yazı ve kitaplarını konuyu merak edenlere tavsiye ederim. Olay yerinde bulunan küçük bir kıldan, tozdan, sivrisineğin emdiği kandan vs. yapılan DNA incelemeleri pek çok yargılamanın seyrini tamamen değiştirebilmektedir. Bilimin henüz bu noktaya gelmediği zamanlardaki idamların durumunu varın siz düşünün!

 

Tartıştığım mesele idamı hak edip etmeme veya gerekli olup olmadığı meselesi değil, bilakis idam cezasının yanılgılarla hak ihlali yapılmadan infaz edilebilirlik durumunun ne olduğu hususuna dikkat çekmektir. Toplum vicdanını derinden etkileyen vakalar duyduğumuzda, bilhassa masum çocukların hem istismar edilip hem de vahşice öldürüldüğü durumlarda, ya da Mehmetçiklerimiz ve masum vatandaşlarımız teröristlerce kahpece katledildiklerinde hepimiz “idam” diye haykırıyoruz. Toplumsal vicdanın bu haykırışının haksız olduğu asla iddia edilemez. Çünkü öyle suçlar var ki toplum vicdanının suçlunun idam edilmesinden başka bir yolla teskin edilmesi imkansızdır. Bilhassa Devlete ve Millete yönelik anayasal suçlarda ve terör eylemlerinde idam cezası toplum tarafından en çok talep edilen cezalandırma yöntemidir.

 

Ancak düşünü ki Amerika gibi adli tıp biliminin çok ileri olduğu bir ülkede bile skandal şekilde yanlışlığı sonradan anlaşılan onlarca idam cezasını okuyunca Türkiye için duyduğumuz endişe tarif edilemez! Siyasi tarihimizi okurken veya tartışırken dahi en çok geçmişimizdeki idamlara ilişkin pişmanlıkları ve günah çıkartmaları görmüyor muyuz? 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ile bakanları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra bu kez Mecliste "3-3" bağırışları arasında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamına onay verildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da pek çoğunun suçluluğu bugün çok tartışmalı 50 kişi darağaçlarında yaşamını yitirdi. Darbeciler idam sehpasında ilk olarak 8 Ekim 1980’de sol görüşlü Necdet Adalı’yı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nu idam ettiler. Darbenin lideri Kenan Evren’in “Şartların olgunlaşmasını bekledik” sözü ile 3 Ekim 1984'te Muş'ta yaptığı konuşmada "Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?" sözü ise tarihe (!) geçti. Sonraki yıllarda o dönemin idam cezası verenlerin pişmanlıklarına ilişkin, o dönem yapılan idam cezalarının yanlışlıklarına ilişkin itiraflarını hep beraber boy boy gazetelerde okuduk, belgesel haberlerde izledik.

 

Tüm bu olaylardan sonra Ülkemizde idam cezası önce 2001 yılında savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışındaki suçlar için kaldırıldı. 3 Ağustos 2002 yılında ise savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar hariç’’ şartı ile kaldırıldı. 2004'te ise 5218 sayılı kanunla tüm suçlar için kaldırılmıştır. Bu günlerde ise suç oranlarının bilhassa çocuğa ve kadına yönelik kabul edilemez suçların toplumun vicdanını en üst seviyede yaralayacak kadar artması ile idam cezası Sayın Devlet Bahçeli’nin bu kez meydana urgan atmadan tekrar gündeme getirmesi ile yeniden tartışılmaya başlanılmıştır.

 

Elbette idam cezası sadece kamuya/ devlete yönelik işlenen suçlar olarak algılanmamalı, ayrıca kamu güvenliğini de zedelemekle beraber hunharca işlenen suçlarda toplumsal olarak kamu boyutunun ve şahıslara/özele indirgenmiş ailevi boyutu da idrak edilmelidir. Hukukun cezalandırma işlevi dışında kamu vicdanını da tatmin ve teskin etme görevi vardır. İslam Hukukundaki “kısas” uygulamasının temelindeki felsefi boyut da elbet budur. Devlet tarafından, toplumsal öcün idam ile suçlulardan hukuk ile alınması esasında devlet erkinin bir toplusal sözleşmeye, toplumun verdiği bir yetkiye dayanmasındandır.  Toplum demokratik enstrümanlarla (seçim, referandum vs.)  yetkisini vekaleten devletin organlarına verir. Devlet topluma, özelde şahısa verilen zararı cezalandırırken veya affederken toplumsal değer ve beklentileri göz ardı etmemelidir.  İdam cezası da yaşama hakkı gibi cezayı hak eden suçluya toplum tarafından devlet eliyle verilecek bir ceza olduğundan sıkı bir hukuksal düzenlemeye tabi olmalıdır. Toplum vicdanının teskinin başka türlü olamayacağının da tespiti ve topluma kabul ettirilmesi hukuksal düzenlemelerin dayanak gerekçesi olmalıdır.

 

İdam cezası ile ilgili olarak şu notu düşmek de tarihi bir sorumluluktur; idam cezası ülkemize geldiğinde yurt dışındaki FETÖ’cü ve diğer suçluların iadesinin istenilmesi artık zorlaşacak, iadeleri sağlanamayacaktır. Zira uluslar arası hukuk ve ilişkilerde idam cezası olan ülkelere suçluların iadesi imkansız kılınmakta yurt dışında başka ülkelere sığınmış bilhassa terör suçlularına fırsat doğmaktadır.

 

 İdam cezası ile esas olan ve hedeflenen sadece suçluları cezalandırmak veya suç işlemeye niyetleri olanları caydırmak değil insanların vicdanındaki adaleti ve adalete olan güveni sağlamak olmalıdır. Lakin dediğim gibi, idam cezası bir hata yapıldığında maddi veya manevi hiçbir şekilde telafisi olmayan bir cezalandırma şeklidir. İdam cezası gelecekse öncelikle hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı en üst düzeyde tesis edilmeli, çağın gerektirdiği tüm donanıma sahip adli bilim uzmanları yetiştirilmeli, kriminal ve adli tıp incelemelerinde en son teknolojiye sahip olunmalıdır! Düşünün ki bugüne kadar idam edilen yüzlerce masumun yeniden yargılanarak hak telafisi elde etme imkânları yoktur! Bir hata yapılırsa toplum vicdanı bu cezadan dolayı aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hep acı çekecek ve pişmanlıkları yaşayacaktır;

 

Menderesler, Polatkanlar, Pehlivanoğulları, Gezmişler bugün doğruluğu halen tartışılan, kamu vicdanını yaralamış, acısı günümüzde dahi halen hissedilen en önemli emsal idam cezalarıdır…

Av. Bülent DEMİRBAŞ

 
Etiketler: idam
Yorumlar
Haber Yazılımı